Zamanda yolculuk yapan bir ‘Atlıkarınca’

carousel

 

“Nostalgia” means “pain from an old wound” in Greek…

Mad Men’i izlediyseniz, bu sahneyi hatırlayacaksınız. Henüz Sterling & Cooper’ın SC olduğu, müşteri portföyünde az sayıda ulusal markanın yer aldığı zamanlarda geçiyor bu parça. Müziği hepimiz dinleriz, kulağı duyan herkes içindir bunu biliriz. Fakat Sezen Aksu’nun aklına gelen melodiyi o anda teybe okuyuverdiğini duyduğumuzda buna bir anlam veremeyiz, yani neden o anda ve seslerin (notaların değil) neden o şekilde birleştiğini yalnızca ‘kulağı’ olanlar bilir.

Yunan mitolojisinde tanrıların dağındaki ateşi insanlara indiren Prometheus da iki varlık arasındaki ince sınır çizgisinde ulaklık etmektedir, diye anlatılır. Reklamcılığın kaynağı her türüyle ‘medya’ olsa da, duyguların hüküm sürdüğü bu olayda iletişim kurulan ortam ister kağıt, ister televizyon, isterse dijital bir ekran olsun, duygu ve içerik her zaman başrolde olacaktır. O sebeple içinde yeni medya vesair kelimeler geçen havalı yazıların yerine genç reklamcılar bol bol Peyami Safa, Ernst Hemingway, Dostoyevski filan okumalılar sanırım. Çünkü, zamanda yolculuk yapmaları mümkün olsaydı dijital çağın en büyük ‘copywriter’ları da onlar olacaklardı muhtemelen.

Ev yapımı iPhone 5 duvar kağıtları

Çatır çatır foto çekiyoruz iPhone elimize geçti geçeli. Geçen gün sevmediğim bir işi yaparken, yani ortalığı toplamaya çalışırken ordan burdan yedeklemeye çalıştığım fotoları buldum, dedim bunlarla bir şey yapayım. iPhone 5/5C/5S kullanıyorsanız buyrun aşağıdaki tanıtım görseline tıklayın, sonrasını biliyorsunuz zaten. Devamı da gelecektir umarım, bakalım.

Not: Bunları sadece lockscreen (kilitli ekran) duvar kağıdı olarak kullanabiliyoruz. Menü sayfalarında düz renk veya doku en güzeli.

tıkla indir vatandaş.

tıkla indir vatandaş.

Yolun açık olsun Selçuk Aydemir

‘‘…Sabahı beklemeyiniz dostum, geceden yola çıkınız. Olur ki uyuyakalırsınız. Sırtınızdaki çıkında ebedî gayenin dürülmüş azıkları varsa ne mutlu size. Gece serindir, yapraklardan süzülen yel gözlerinizdeki yaşları kuruturken ruhunuzda kâinatın derin sessizliğini taşıyarak sabaha doğru yürüyüp fecri başlatınız…’’

Kader, insanın inancında ve hayata bakışında, olayları yorumlayışında bir kırılma noktasıdır derler. Hassas mevzu, nice akıllı kişi bu noktada hata vermiştir ama farkında bile değildir..

‘‘Ben zafer değil, sefer peşindeyim..’’

Zafer, sefer?

Derler ki, insan zamanda bir ana mahpustur ve o an ömür kadar uzundur.

Zafer denen de bir ‘‘an’’dır ve bu anlarla dolu koca bir ömür bile boşa geçebilecektir. Oysa yolda olmak iyidir, kalbin tatmin oldugu şey de işte bu yolda olmak halidir. Koşturmanın, seferde olmanın, davran ve boğuş olmanın heyecanıdır.

Zafer, zaferi biz bilmeyiz. olsa bile bu zaferdir diyemeyiz çünkü. Kaderde kavranamayan espri de bu olsa gerektir; zafer değil, sefere gidilir; bir ömür boyu..

Zafer diye karşımıza gelecek gün de, diyeceğiz ki bu zafer midir? Bize ne gerek zafer, bize sefer gerek..

O gün insanlar da bakacaklar, belki imrenecekler, belki gıpta, belki haset edecekler. Kimisi de sevinecek, ki onlar seni gerçekten sevenler olacak ve az sayıda olacaklar..

O an, kimsenin bilmediği bir dille konuşan ve anlaşan insanlar gibi, ne sevinecek, ne üzülecek, ne de başka bir tarif edilmiş, avama dair bir duygu olmayacak yaşanacak olan. Çünkü öyle bir an olmayacak hiç bir zaman. Çünkü sefer bitmeyecek ve sefer bitmedikçe, içimizdeki o ses de susmayacak zati..

‘‘Gemiye binip, yükünü hâlâ sırtında taşıyan adam gibi ahmak olmadan, bırakarak, seni taşıyan gemiye sırtındaki yükü de..’’

* * *

yoldayız nicedir, zamanımız nice
karınca duası değil,
karıncanın duası dilimizde..

yoldayız, lâkin,
zafere değil, sefere

her sözde bir tebessüm,
her acıda bir mizah
” diye..

Allah sonumuzu hayreyleye..

* * *

Yolun açık olsun Selçuk Aydemir..

FYI ne demektir?

20140608-205111-75071958.jpg

email insanlarının en çok kullandıkları tekerleme olan FYI’nın açılımı konusunda kimi kuvvetli kimi zayıf muhtelif rivayetler bulunur. Çokça bilinen “For Your Information” açılımının yanı sıra konuyu şah damarından yakalamış olan asıl açılım ıskalanmaktadır. Üst düzey yönetinin email okumak ve yazmakla ilgili enerji sarfiyatını minimum düzeye çekme çalışmaları sırasında en sık başvurduğu ünlem olan FYI, esasen ‘İhale Sana Kaldı -İSK’ anlamına gelen bir söz öbeğidir. Etkisi büyüktür, alan kişi tarafından ‘it ite it kuyruğuna’ gibi tepkilerle hicaz makamında küfürlerle kabul edilir, gereken business nezaketiyle konunun alındığı ifade edilerek cevaplanır. İşte böyle bir illettir FYI.

Fabrika kızı, 23. İsimsiz.

20140227-161407.jpg
Alpay’ın albüm kapağındaki orjinal “Fabrika Kızı”

20140227-161415.jpg
Bu da şarkıyı dinlerken benim hayalimde beliren ve telefonda hızlıca çiziverdiğim Fabrika Kızı. Aralarında biraz yaş farkı var sanırım :)

Buyrunuz Alpay’ın sesinden dinlemek için:

 

Fabrika Kızı
gün doğarken her sabah
bir kız geçer kapımdan
köşeyi dönüp kaybolur
başı önde yorgunca

fabrikada tütün sarar
sanki kendi içer gibi
sararken de hayal kurar
bütün insanlar gibi

bir evi olsun ister
bir de içmeyen kocası
tanrı ne verirse geçinir gider
yeter ki mutlu olsun yuvası

dışarda bir yağmur başlar
yüreğinde derin sızı
gözlerinden yaşlar akar
ağlar fabrika kızı

oysa yatağında bile
birgün uyku göremez
ihtiyar anası gibi
kadınlığını bilemez

makineler diken gibi
batar hergün kalbine

gün batarken her akşam
bir kız geçer kapımdan
köşeyi dönüp kaybolur
başı önde yorgunca

fabrikada tütün sarar
sanki kendi içer gibi
sararken de hayal kurar
bütün insanlar gibi.

Söz-Müzik: Bora Ayanoğlu

Necmi, 57. Emekli. Mütemadiyen çay içiyor.

20140220-155355.jpg

Necmi amca 57 yaşında. Emekli tapu memuru. 40 sene arsaydı parseldi bağdı bahçeydi diyerek elin alemin kavgalı malını taksim ederek ekmek parası çıkaran Necmi amca, yorgun. Yani hakkaten yorgun.

Liseyi bititir bitirmez girdiği devlet dairesinden birkaç tayin sonunda tekrar kendi memleketine dönerek çıkan Necmi amca, yüzündeki garip gülümsemeyi neye borçlu olduğunu bilmiyor. Belki de bu yüzden mutludur. “Çok düşünme bu işleri motoru yakarsın”, der. Çay iç, geçer, diye de ekler. Kendisine Allah’tan selamet diliyoruz.

Döviz Kaçakçısı Bont Fikret

20140211-153712.jpg

Sene 1979. Döviz kaçakçısı Bont Fikret, Sirkeci’de bi handa yazane işletmektedir. Avrupa piyasasına kumaşları ihrac eden bir işadamı görüntüsü veren Fikret, pasaportun 2 senede güç bela alınabildiği yıllarda her ay yurtdışına çıkan, sınır kapılarında fink atan bir adamdır.

İspanya üstünden Avrupa’ya gelen dolarlar, doğu bloku ülkelerinde fukaralıktan kırılan gümrük memurlarının hissesi düşüldükten sonra Fikret’in Bont çantasına inmekte, sonra da vasıta durumuna göre bazen Kapıkule’den bazen Yeşilköy’den yurda giriş yapmaktadır. Fikret her seyahatinde etrafa bolca Alman çukulatası dağıtmakta, Kastelli’ye bile dolarla mevduat sağlamaktadır…

mail mi haber mi? sabah işe geldiniz, bilgisayarı açtınız. önce hangisine tıklarsınız?

sabah işe geldiniz, bir şekilde bilgisayarı açtınız. eliniz önce hangisine gidiyor bunların?


sabah işe geldiniz, bir şekilde bilgisayarı açtınız. eliniz önce hangisine gidiyor bunların?

Bu dünyadan olmayan

20140126-133204.jpg

(Fotoğraf: Saraybosna Teknik Lisesi)

Tarih boyu, insanoğlu olarak hayat ve onun ayrılmaz tamamlayıcı unsuru olan “ölüm” üzerine bildiklerimizi bir araya toplayıp mutabık kalabilmiş değiliz. Ancak belli sistemler ve kontrol mekanizmalar kurmuş, aklı erenlerin de bunların eleğinden geçip bir loca meydana getirmelerini ve birbirlerini imkan dahilinde ikna edebilmelerini uygun görmüşüz, mantık gibi. Bugün ve aslında ilk kurulduğu günden beri “Üniversite” veya daha genel adıyla “Akademi” de tam olarak böyle bir kurumdur mesela. Öyle ki, yazdığım ilk cümle dahi bilgi veya inanç sınıfında olup olmadığı üzerine kritikler yapılmaya müsait bir ifade yapısı taşıyor. Yani sonuç itibarıyla geldiğimiz noktada herkesi memnun etmenin mümkün olmadığını anlıyor ve açıkçası bunun çok değerli bir kazanım olduğunu düşünüyorum. Yola öylece çıktığımı ifade etmek isterim.

Bilgi, adını “bilmek” fiili ile koyduğumuz bir tatmin olma sürecinin mevyesidir, diyebiliriz pekala. Kavramın etrafı sorularla örülüdür ve aynı anda tümünü sorabilmek de görebildiğim kadarıyla pek mümkün değildir. Bu sebeple hepimiz mevcut dağarcığımızın izin verdiği ve yönlendirdiği ölçüde sorular sorabilmeyi biliriz. Yani hakikatin bazı yüzleri (buna “suretleri” demek isterdim) bize açıktır. Belki de bilgi ve inançlar (knowledge and belief) hakkında bir türlü anlaşamıyor, bir mutabakat geliştiremiyor olmamızın altında yatan da, bu kısmi görüşle yaptığımız avcılıkta payımıza hep bir parçasının düşmesidir. Her neyse…

Fotoğraflar fikirleri tetikler, göz görünce akıl çalışmaya ve soyutlamaya başlar. Sözü bu fotoğrafa getirecek olursak, bilgi hakkında tarih boyunca keşfettiğimiz tek ortak vasfın “dünyevi olmamak” şeklinde yazılması mümkün görünüyor. Ayvalık tepelerinde karnı tok sırtı pek vaziyette Akdeniz’in ufuk çizgisiyle öpüşmesini seyreden Eski Yunanlı, bilgi teorisine dair ilk ciddi adım olan “soyutlama” fiilini romans ve yazılı edebiyat üzerinde icra ederken… Mesela, karısına kızınca soluğu kahvede alan, alınca da Gazi koşusunda ter döken ata söven emekli amca gibi, insanlara kızınca gökten şimşek yağdıran Zeus’u yazan Yunanlı mitos yazarı… Varlık hakkında konuşmayı pek sevmeyen ama maddenin zaman üstü ve değişmez (sabit) varlığına vakıf olunca şimşekleri tuttuğuna ve gücüne güç kattığına inanan bir Sovyet fizikçisi ya da. Tarih boyunca tamamı bilgi hakkında tek bir noktada buluşmuş gibiler: “Bilgi, bu dünyaya ait bir şey değildir.”