”Nostalji, eski bir yaranın tekrar acıması demektir”

mad-men-ending

Diziyi bitirdikten sonra reklamcılığa devam etmesi gereken adamlar‘da son sezon.


Mad Men üzerine çok fazla şey yazılıyor ve dizinin tamamen bitiyor olması sebebiyle daha da çok yazılacak. Detayların insanı zaman makinesine binmiş hissettirdiği gerçek bir dönem dizisi olan Mad Men’in hikaye anlatımında beni asıl çeken ise, aslında tekdüze giden hayatların hepsinin birer hikaye kuyusu olduğundan yola çıkmasıydı. Gerçekten de, Don’un büyük bir hileyle başlayan hikayesi haricinde adamı afallatacak flashback’leri yoktu karakterlerin. Akşam evine giden, sabah işine gelen insanların durağan görünen hikayesi gerçek ötesi dizi kurgularına alışmış Y nesline hitap etmeyebilir fakat bizim gibi yolun ortasını geçmişlere ilaç gibi geldiği kesin. Bu yüzden sigaraya başlayanlar olduysa günahı Matthew Weiner’in boynuna artık.

Dediğim gibi, sona yaklaşırken artık tüm karakterlerin de sonunu merak ediyor olmamız çok doğal. Sıradan görünen hayatların aslında hayatın kendisi olduğunu, detayların sıradışı deneyimlerde değil, insan ilişkilerinde gizli olduğu öğrendik Mad Men’den. Böylelikle neredeyse yan karakter diye bir olayın kalmadığı, her karakterin yolunun birbirini kestiği, biteviye şehir hatları görünümlü fakat aslen derin sularda, açıkta seyreden bir gemiydi Mad Men. Bu ‘Sona erme’ konusunda bir şeyler diyesim var. Dün gece, yani 5 Nisan 2015’te CNBC-E’de izlediğimiz sondan önceki dönemin ilk bölümü bana ne anlattı?

madmensketch

Öncelikle Mad Men’in sıradan ve gündelik olaylara farklı anlamlar yükleyen detaylarla olduğunu unutmamak gerek. Çünkü olaylara anlam yükleyen bizleriz, tıpkı garson kızın ‘Biri öldüğünde buna bir anlam vermek istersin..’ demesi gibi. Bunun en güzel örneği de bölüm sonlarında çalan şarkılar. Dün gece izlediğimiz bölümün parçası neydi peki? “Is That All There Is?”, Yani bir nevi ‘Beyhude Geçti Yıllar’. Yani ‘Son’ kavramı adeta şekil bulmuş, elle tutulur, gözle görülür bir objeye dönüşmüş; hani bir suyun delikten akıp gidişi vardır, anafor oluşur ve suyun her zerresinin oradan akıp gidivereceğini bilirsiniz, izlersiniz saniye saniye. Hiç bir damla, hiç bir nokta kurtulamaz o anaforun çekiminden ve siz yalnızca izlersiniz. İşte Mad Men’in tüm karakterleri dün gece bir şekilde o ‘Son’un dayanılmaz cazibesine kapılıp yola çıktılar… Hepsi kendince, kendilerine çizilen yol boyunca. Burada ister istemez akla geliyor: ‘Yürüdüğü yere varır insan’. Nereye doğru yürüyorsanız oraya varırsınız yani. İyisi kötüsü yoktur bu işin. Mesela Don, asla kavuşamadığı ve kimde olduğunu bilemediği yitik bir sevgi ve sükunet duygusunun, eksikliğin peşinde ama yaşadığı gibi darmadağın şekilde ölüme gidiyor. Birlikte olduğu onca kadının arasında muhtemelen sevdiği tek kişi olan Rachel’in ölümünü, onu rüyasında görmesi bunun çok açık ifadesi… Sonra Peggy, kafasında binbir soru ve tedirginlikle ürkek bir kuş gibi girdiği Madison Square’den tam da uyum sağlamamış bir halde, kendince bir yer açmışken eksik kalan kısmına, yani taşralı oluşuna, aileye, reklamcılığın dark-side’ında kirlenen ruhların kaçışına, yani evliliğe doğru gidiyor. Roger muhtemelen, ajansı filan bırakıp, belirsiz bir yere doğru ‘kaçıyor’. Joan, herkesin çekildiği ortamda ajans başkanı olarak kalırsa bu beklediğim bir son olur. Çünkü onun için temiz bir başlangıç bu, kendisini tanıyan ve geçmişi bilen herkesin ortadan çekildiği bir ‘beyaz sayfa’. Son olarak Pete Campbell’i de ajansın diğer ortağı olarak görmemiz muhtemel; yani Sterling & Cooper olarak başlayan macera ‘Halloway & Campbell’ olarak sona erebilir.

Uzatmadan final: Dün gece uzun yıllar sonra TV’de vaktini bekleyerek ve başka bir şeyle, yani telefonla, Twitter’la filan ilgilenmeden bir program izledim. Mad Men’i çok özleyeceğim kesin, üzerine başka şeyler yazmak istediğim de. Bakalım yukarıda salladığım öngörülerin ne kadarı tutacak? :)

18nite55x6v01jpg

Nostalji, eski bir yaranın tekrar acıması demektir.

Dünyaya Fren Takmaya Çalışan Adam

İsmi Dr. Teoman Feza. Teorik fizikçi, 37 yaşında.

Mekanik saatlerin gece yavaş çalıştığına dair küçüklüğünden beri taşığıdı bir inancı var. Dünyanın geceleri daha yavaş döndüğünü iddia ettiği “Motor Soğutma Teorisi“ni ispat etmeye çalışıyor. Ha bire “Belki, neden olmasın, aslında oladabilir, olmayadabilir, kimbilir” filan diyor. Bu yüzden 7 senedir her gece yatsı ezanından sabah ezanına kadar uyanık durarak ve saatin saniyelerini sayarak tik-tak aralıklarını not ediyor. Dr. Teoman Feza gündüzleri de uyumuyor, çünkü geceki verileri kıyaslayacak gündüz verilerine de ihtiyaç duyuyor.

Diyeceksiniz ki bu işi neden bi asistanına filan vermiyor? Ben de sordum geçen gün az daha dövecekti beni, bu kadar önemli bi iş başkasına emanet edilemezmiş. Asabi herif üstüne gitmedim işim olmaz. “Dünyanın geceleri daha yavaş döndüğünü ispat edebilirsem bütün saatlerin her sabah biraz ileri alınmasını teklif edecem” diyor. Ulan adam resmen dünyaya fren takmaya çalışıyor. “Senin iş olmaz hoca” dedim. Dik dik baktı yüzüme. Elimde simitle çay vardı, “Bak” dedim, “şimdi bu simitin son lokmasını çayın son hüpüne denk getirecem. Hep böyle oluyor asıl mevzu burda sen bunu araştır.” Lafımın yarısını kaçarken söyledim tabi tamamını duyamamış olabilir. Hakkaten de öyle oldu. Nası iş lan bu simit-çay mevzusu, sizde de oluyor mu?

Interstellar’la nasıl barıştım?

interstellar_

Yazıya başlamadan önce play’e basmanız tavsiye edilir

Üstünden çok zaman geçti galiba konuşmak için, ya da bu sabun köpüğü çağında birkaç ay bile uzun geliyor bir şeyin gündemden düşmesi için. Bilemiyorum. Fakat benim bu filmle barışmam biraz uzun sürdü. Hatta böyle anlatınca zamanın göreceli olmasına gönderme yapar gibi oldu ama konumuz o değil.

interstellar-new-poster-wallpaper

Şimdi nerden çıktı bu Interstellar diyebilirsiniz, o yüzden kısa bi açıklama yapayım dedim başta. Filmi izleyeli oldu 3 ay kadar, ama dediğim gibi benim ayarların demlenmesi uzun sürüyor. Her şey hemen o an beğenilmez eyvallah ama benim süreç uzun oluyor onu ifade etmek istedim. Yani izliyorum, sonra iş güç derken günler haftalar aylar geçiyor ama arka planda çalışan küçük programlar gibi devam ediyor o filimle veya kitapla neyse benim mücadelem. Sonra bir gün bi şey oluyor ve ‘sevdim ben bunu’ diyorum. Oldu yani, barıştık.

contact
Contact’ın aziz hatırasına istinaden…
Filme bir Contact motivasyonluyla gitmişim. Belki de ilk engel buydu filmi kabullenebilmem için, çıta zaten çok yüksekteydi çünkü. Contact demek benim için önemli bir şey demek, çünkü üniversite tercihimi belirlemiş bu filim. İstikbalini filme göre mi belirledin aferin kardeşim diyebilirsiniz. ‘Hayır, ‘İstikbal göklerdedir’ sözüne göre belirledim’ derim ben de. İkisi arasında bir fark yok, farkındasınız umarım.

Lafı dağıtmayalım. Contact o güne kadar (hatta bugüne kadar, aradan 18 yıl geçmiş izleyeli) izlediğim en hakikatli bilim-kurguydu. Bir insanın bilim-kurgu sevmesi için bilimden filan anlaması gerekmez tabii ki, yani rölativite nedir bilmeden de bir zaman yolculuğu filmini sevebilirsiniz ama bu iş biraz da kişilik tipiyle, onun getirdiği psikolojiyle ilgili. Hayata yüklediğin veya ondan devşirdiğin anlam da böyle oluşuyor çünkü. Dolayısıyla zaman bu evrenin neresinde ne kadar ‘hızlı’ veya ‘yavaş’ geçiyorsa geçsin, babasını küçük yaşta kaybeden bir kızın acısı aynıdır. Çünkü ‘acı’, her tür fiil için yeterince geçerli bir sebep.

Tam yerine gelmişken, gelelim ‘ben filimle nasıl barıştım?’ sorusuna…

Her soruna bir cevap bulacağını mı sandın?
’Sorgulayıcı-şüpheci’ olmak hangi düzeyde olursa olsun bilimle uğraşan insanın temel vasfıdır. Bunun ötesi berisi olmaz. Diyeceksiniz ki bu sorgulama nerde başlar nerde biter? ‘Herhangi bir yerde başlar ama hiç bir yerde bitmez’ diyeceğimi sandınız değil mi? Öyle düşünmüyorum hayır, yani ikinci kısmına katılmıyorum bu cümlenin. Sorgulayıcı tip akıl bu huyunu herhangi bir gözlemi karşısında ortaya çıkarabilir ama bunun bir de sonu var. Yani son noktası. Contact’ın değeri bu yüzden eşsizdir gözümde. Çünkü sorgulanan şey ‘Çaresizlik’tir, ‘Acizlik’tir. İnsan olmanın getirdiği ‘kırılganlık’tır, kolayca tarumar olabilmek, bir avuç toz gibi yokluğun içine savrulabilme ihtimalini anlamak ve bir köşeye çekilip, bu ciddi gerçeğin karşısında adam gibi düşünebilmektir. Bu noktada Interstellar’ın ‘Sonsuza kadar araştıracak ve seni bulacağız ölümsüzlük’ alt-mesajına ‘Dur birader orda’ demiştim, hala da diyorum. Contact’ın da, Interstellar’ın da anlattığı hikaye insana ait, özleme ve içinin kor gibi yanmasına ait olmasına rağmen, bunun insan eliyle bir çözümünün olamayacağını, belki de doğrusunun da bu olduğunu düşünen bir filmdi Contact. Serseri mayın gibi dolanmak benim aklımı yoruyor belki de, böyle düşünebilirsiniz ama orada durmayıp biraz daha düşünürseniz aynı noktaya gelebileceğimizi zannederim. Yani ‘Bütün insanlığı ölümsüz kılacak hapı bulduk, ister misin birader?’ teklifine benim cevabım ‘Hayır’dır kardeşim. Çünkü benim annem, babam, dedem, kardeşim vs öldüler anlıyor musun? Onları geri getirecek mi bu hap? Hayır. O halde bu kibirli septisizmimizle neyi aradığımızdan emin miyiz?

Yalnız mıyız? Evet.
Ay’a gerçekten gidilip gidilmediğini bilmem. Kafa da yormam buna. Çünkü Mars’a gidiliyor artık. Komplo teorileri filan politik kavga, beni ilgilendirmez. Fakat Ay’a iniş fotoğraflarında beni en çok vuran nedir biliyor musunuz, dünya’nın kadraja girdiği fotoğraftır. Yani düşünsene, tee oraya gitmişsin (aslında da çok uzak değil o ayrı mesele), kendi başınasın tamamen. Bir oksijen tüpüne, bir kask camına bağlamışın hayatı. Aynı şeyi denizin altında da yaşayabilirsin, peki bunun farkı ne arkadaş?

earthrise
O kadar uzaktan bakınca artık ismi ‘Ev’ oluyor. Fotoğraf ilk kez Ay yörüngesine oturan ve orada bir müddet dönen insanlı ekibe, Apollo 8’e ait (1968).

Başını çeviriyorsun ve karşında bir top! Mavi renkli, üstünde insanlar var ama hiç biri görünmüyor o kadar uzaktan. Görünmeyince de bütün itiş kakış anlamsız geliyor ya. Yani öyle geldi bana. İşte bu ‘küçüklük’ ve ‘acizlik’ duygusunu yakaladım orda. Interstellar’da da çoook uzaklara, hatta ne kadar uzakta olduğu belli olmayan uzaklara gidiliyor ya… Ne zaman geri dönüleceği, hatta dönülüp dönülmeyeceği de bilinemiyor ya. Ve bu bilmeme duygusu başka bir ülkeye gurbete gitmek gibi değil de, acayip bir yokluğa gidiş gibi geliyor ya. İşte budur Interstellar’ın olayı benim için. O deniz gezegenine indikleri anda hissettiğim korkuyu unutamıyorum şu an bile… Bir de gemide kalan arkadaşın yolculuğun başında ‘Boşlukla aramızda sadece incecik bir alüminyum var’ diyerek ifade ettiği korkuyu da…

tumblr_lrxki0u5xJ1qcige4o1_500
Ölümsüzlük hapı ister misin? Hayır.
Barış yapmamızı sağlayan asıl olay ise ‘Ben çocuklarıma dönmek istiyorum’ konusu. İnsanlığı kurtarmak için yola çıkıp, birey olarak sonlu varlığının farkına varmak ve hayatta senden kalan tek parçayı, belki de bir anlamda senin devamını ifade eden çocuklarına dönmek arzusu. ‘Bütün insanlığı bırakıp, kendi çocuğunu düşünmek’ aldatmacasına girmeyelim ama, öyle bir bencillik tuzağı var çünkü. Hayır mesele o değil, sevgi varsa hayat vardır diyor adam. Nolan belki bunu R. Zemeckis’in Contact’ta durduğu ‘Septik inanç arayışı’ noktasının tam tersine, ‘Sonsuz evrim ve mükemmele giden insan’ inancı üzerinden yapıyor ama, bu duygunun temelinde ‘Acizlik-çaresizlik-çok büyük bir güce ait olma’ motivasyonunu bulmak çok kolay. Belki ben görmek istediğim gibi gördüm, bilemiyorum. Fakat esas adamımızın kızına dönmek istemesi, gemideki kızın sevdiği adamın gittiği gezegene inmek istemesi beni filmle barıştıran anlar olmuş. Filmi yaparken durduğu noktanın deist-septik motivasyon olduğu net olsa da, Nolan’ın bu duyguları filmin finaline, yani merkezine yerleştirmiş olması onunla güzel bir yerde buluşabileceğim anlamına geliyor. Video mesajlarının izlendiği sahnelerde ağlayan bir tek ben değilim diye düşünüyorum. Bir de, Micheal Caine’in şiir okuduğu sahneler dönüyor kafamda sürekli. Aklın bir cürete sahip olması gerektiğini düşünür ve severim de bu cüreti çünkü. Bugün insanlar veremden vebadan ölmüyorlarsa sebebi bu araştırma cüretidir. Fakat konu varoluşsal sorgulamaya gelip dayandığında da Dr. Arroway’in dediğini derim filmin sonunda, kimse kusura bakmasın.

Do not go gentle into that good night
Rage, rage against the dying of the light

Daha başka çok şeyler yazasım vardı ama ne gerek var, hem uzun yazılar okunmuyor. O halde son söz: Yalnızlık ve acizlik duygusunu bir kez yaşayan insanın, önceki gibi düşünmesine imkan yoktur.

Hatırla beni Queen’s Park…

IMG_3953

15 senelik queens park maceram bu akşam yemek tırtıklarken aldığım 2-0’lık yenilgiyle sona erdi. Elim yağlıydı biraz afedersin oyuncu değiştirmeye üşendim telefon yağlanmasın diye. Belki ortasahayı değiştirsem bi puan filan alırdım, belki o bi puan beni 2 hafta daha idare ederdi ama biten bitiyor aga. Bişey sona erdi mi sebepler ona çare olmuyor, insan da bunu kabullenemiyor anlatabiliyor muyum. Yoksa parmak telefon filan bahane…

Çay içtim Rangers’a imzayı attım. Hayırlısı be. Gidenle gidilmiyor. Anılarım kaldı sende Kueens park. Özle lan beni. Tribünlerde adıma pankart aç. Pub’larda adımı ansın bi grup emekçi taraftar. Mahalli basında benden bahsetsin yaşlı yazarlar, emekli topçular. Altyapının çamurlu-kavgalı sahalarından çekip şampiyonlar liginin sıcak, cilalı atmosferine usulca saldığım vefasız yıldızlar özlesin beni. 15 yıl önce memleketten yola çıkarken yanımda getirdiğim Malzemeci İbrahim kalsın benle bi tek bu gurbette yadigar. Glasgow’a yağmur yağsın ben rıhtımda mal indiren hamallarla muhabbet edeyim. Yalnızım dostlarım, bırakın beni, bırakın Britanyanın soğuk kıyılarında memleketi özleyim…